
Bütün canlıların yaşamını sürdürebilmesi için mutlak surette suya gereksinimleri bulunmaktadır. Bu gerçek,
“susuz yaşam olmaz” özdeyişi ile ifade edilmektedir. Bütün dünyada ve ülkemizde içilip kullanılabilecek su miktarı gittikçe azalmaktadır.
Tatlı su, yeryüzünde yaşamın sürekliliği için en temel gereksinimdir. Yeryüzünün yüzde 70'i suyla kaplı olmasına karşın, bunun yüzde 97'si deniz suyudur. Yüzde 2'si de kutuplarda buzul halindedir. Sonuç olarak, tüm dünyada içilebilir su miktarı var olan kaynakların yalnızca yüzde 1'idir.
Kendisini her geçen gün biraz daha hissettiren küresel Isınma sonucu yaşanan dünyadaki kuraklık tehlikesi de günümüzün en önemli problemleri arasında gösterilmektedir. Küresel ısınma sonucunda su sıkıntısından dünya nüfusunun yüzde 20’sinin yaşadığı 30 ülke arasında Türkiye’nin de yer alacağı öngörülmektedir.
Su kıtlığının en önemli nedeni küresel ısınma olarak düşünülüyor olmasına rağmen, su kaynaklarının gerek tarımda gerekse kullanımda verimsiz ve bilinçsiz bir şekilde vahşice kullanılıyor olması yaşanan kıtlıkta etkili oluyor.
Küresel ısınma, atmosferde ve okyanuslarda yaşanan ısı artışı ve bunun yol açtığı iklim değişikliklerinin tümü için kullanılan terimdir.

Uzun süredir gerek ülkemizin gerekse dünyanın gündemini meşgul eden küresel ısınma, domino taşı etkisi ile günlük yaşamımıza yansımaktadır. Yaşanan küresel ısınmanın en ağır etkilerini yaşayan Türkiye’de de ilkbahar, sonbahar ve kış aylarındaki yağış miktarlarının azalması, iklimlerin değişmesine, ülkemizdeki göllerin, barajların ve içme suyu kaynaklarının bir bir kurumasına sebep oluyor.
Türkiye’nin ve tüm dünyanın yaşadığı bir problem olan Küresel ısınmanın etkisiyle dünyaca ünlü Manavgat Şelalesi kurumuş,
12 ay boyunca doruklarından kar eksik olmayan
3917 metre yüksekliğindeki Erciyes Dağı’nın zirvesindeki karlar erimiş, Konya Havzası'ndaki göller kurumuştur. Ayrıca Seyfe Gölü, Beyşehir Gölü, Filyos Çayı, Akşehir Gölü ve Tuz Gölü’de kuraklığın etkisiyle kuruyan su kaynakları arasındadır.

Dünya’da olduğu gibi Türkiye’yi de etkisi altına alan küresel ısınmanın, ülkemizdeki en büyük etkisi suda oldu. Türkiye’deki barajlardaki su seviyesi, geçen yıllara göre yüzde büyük oranlarda azalırken, büyük kentlerde içme suyu sorunu baş gösterdi.
Tüm dünyada sonuçları için felaket olarak nitelendirilen ve Türkiye’yi de etkisi altına alan küresel ısınmanın ülkemizdeki en büyük zararları da büyük kentlerde oldu. Bunlardan biri de ne yazık ki Başkent Ankara olmuştur. Ankara’nın kullanma ve içme suyu ihtiyacını karşılayan 5 barajın toplam kapasitesinin 1.6 milyar metreküp olmasına karşın, bu barajlardaki toplam su miktarı çok düşük seviyelerde kalmıştır. Bu da Ankara’nın en önemli su kaynağı olan barajlara gelen yağışlar ciddi oranda düştü. Ankara’nın barajlarına 2004 yılında 450 milyon metreküp, 2005’te ise 390 milyon metreküp olarak gelen yağışlar kuraklık nedeniyle 2006 yılında 250 milyon metreküpe, 2007 yılında ise 170 milyon metreküpe kadar düşmüştür. 2008 yılının sonuna gelindiğinde ise barajlardaki su miktarı tarihin en düşük seviyesine yani 15 milyon metreküpe kadar düşmüştür.

Büyükşehir Belediyesi, dünya’daki küresel ısınmanın Başkent’e yansımasını ve olası etkilerini çok önceden öngörerek, Ankara’yı susuz bırakmamak için önlemlerini çok önceden almaya başlamıştır.
Su kaynaklarını bir bir kurutan ve barajları da kuruma noktasına getiren küresel ısınmadan vatandaşların etkilenmemesi için Ankara Büyükşehir Belediyesi, DSİ’nin içme suyu master planını öne çekerek, projeleri tek tek, çok kısa süreler içinde hayata geçirmeye başlamıştır. Bu sayede Büyükşehir Belediyesi, kısa zamanda uzun vadeli çözümleri ile Türkiye’deki birçok bölgeye hatta dünya’ya örnek olmuştur.
Bu önlemler, Büyükşehir Belediyesi tarafından baraj yapımından, su getirme projelerine, kuyu kullanımlarından, depo yapımına kadar pek çok konuda gerçekleştirilmiştir.
Öncelikle Büyükşehir Belediyesi, Çamlıdere-İvedik Arıtma tesisleri arasındaki 38 kilometrelik 2 metre 20 santim çapındaki çelik isale hattını döşeyerek, herhangi bir arıza anında bu isale hattını devreye alarak, Başkent’i susuz bırakmamıştır.
Ayrıca Büyükşehir Belediyesi, Çamlıdere Barajı’ndaki su rezervini daha verimli kullanabilmek amacıyla, ölü hacim olarak nitelendirilen ve kot altında kalan suyun alınıp kullanılabilmesi için 2006 yılında baraj üzerine yeni bir sistem kurmuştur. Türkiye’de ilk defa ölü hacim diye nitelendirilen kot altındaki suyu alabilmek için yüzer pompa istasyonu kurulmuş ve Çamlıdere Barajı’ndaki su bu sayede kullanılabilmiştir. Kot altında 17 metre derinlikten numuneler alarak sudaki parametreleri inceleyen Büyükşehir Belediyesi, suyun içilebilir olduğunu kanıtlayarak, Başkentlilerin kullanımına sunmuştur. Bu sayede 2007 ve 2008 yılları arasında barajlardaki kurumaya rağmen Ankara’da herhangi bir su sıkıntısı yaşanmasının önüne geçilmiştir.
Yeraltı sularını barajlara aktaracak yeraltı kuyuları da açan Büyükşehir Belediyesi, yeşil alanların sulanması için de içilemeyecek ve kullanılamayacak durumdaki 100 civarındaki su kuyusunu da bu amaçla kullanmaya başlamıştır. Çalışmaları çok kısa süreler içerisinde tamamlayan Ankara Büyükşehir Belediyesi, adeta her boşa akan damlayı barajlara yönlendirerek, suyun etkin kullanımını gerçekleştir. Bu amaçla boşa akan Berçin ve Kirmir Çaylarını Eğrekkaya Barajı’na yönlendirerek, sadece 2008 yılında fazladan 7,5 milyon metreküp suyu Ankara’ya kazandırmıştır.
Ankara Büyükşehir Belediyesi, DSİ’nin içme suyu master planına göre aşama aşama 2030 yılına kadar projelendirdiği baraj yapımlarının öne çekilmesini sağlayarak, baraj yapımlarını kendi özkaynaklarını kullanarak üstlenmiştir.
Ankara’nın su ihtiyacı sadece yüzey sularından, yani barajlarda biriken yağışlardan karşılanmaktadır. Yılın sadece 3 ayında toplayabildiği yağışlarla barajlar dolmakta ve yılın geri kalanında bu su kullanılmaktadır. Yaşanan ağır kuraklık sonucunda Ankara'da yağmurun azalması ve dolayısıyla barajların suyunun boşalmasının ardından Büyükşehir Belediyesi Ağustos ayı başında kente dönüşümlü su vermeye başladı. Ancak art arda yaşanan talihsizlikler sonucunda patlayan ana borular nedeniyle özellikle basında Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin Gerede Projesi'ni yapmadığı için Başkent'in susuzlukla karşı karşıya kaldığı yazıları sıkça yer aldı. Ancak, 1053 sayılı yasada belirtildiği gibi baraj yapmak ve isale hatlarını çekmek DSİ'nin göreviydi. Kaldı ki, Gerede Su Sistemi, 2010 yılında devreye girmesi gerekiyordu. Buna rağmen basında sürekli olarak Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin Gerede Sistemi'ne karşı çıktığına ve bu sistemi geciktirdiğine dair çıkan haberler yer alıyordu. Bunun üzerine Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, düzenlediği basın toplantılarında olayın gerçeğini bizzat dile getirdi. Bu gerçekler yine 23 Mayıs 2005 tarihinde ASKİ Genel Müdürlüğü'nün DSİ Genel Müdürlüğü'ne yazdığı yazılarda da yer aldı.
Başkan Gökçek, yaptığı basın toplantılarında, Büyükşehir Belediyesi'nin hiçbir zaman Gerede Sistemi'nin yapılmasına karşı çıkmadığını, karşı çıktıkları konunun yapım şekli ve fiyatına oluğunu bildirdi. Başkan Melih Gökçek, Gerede Sistemi'nin kısmi finansmanının, Japan Bank Fo International Cooperation'den (JIBIC) sağlanması için ASKİ Genel Müdürlüğü'nün borçlandırılmasının öngörüldüğünü, kendilerinin de bunu kabul etmediğini bildirdi.
Yine aynı raporun 6. sayfasında yer alan sonuç bölümünde ise, mevcut tesisler ve yürümekte olan inşaat programları ile Ankara'nın su ihtiyacının ancak 2009 yılına kadar planlandığı, bu yüzden 3 bölüm halinde öngörülen Gerede Sistemi'nin ilk aşamasının 2010 yılında hizmete girmesinin planlandığına yer verilmişti.
Ankara Büyükşehir Belediyesi, DSİ'nin Gerede Sistemi ile ilgili bu fizibilite raporlarına karşın daha önceden iklimsel değişiklikler sonucunda olası kuraklığı düşünerek aynı Kavşakkaya Barajı'nda olduğu gibi Gerede Su Sistemi'nin de bir an önce yapımına başlanmasını ya da projenin Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne devredilmesini DSİ Genel Müdürlüğü'nden 1 Temmuz 2004 yılında yazılan bir yazıyla talep etmiş ve Gerede Su Sistemi'nin en geç 2008 yılında devreye alınması gerektiğini bildirmişti.
Bu gelişmeler üzerine Büyükşehir Belediyesi, Başkent’te meydana gelebilecek su sıkıntısına karşı alternatif kaynaklar üzerindeki çalışmalarına hız verdi. Bu çalışmaların sonucunda Ankara’nın su ihtiyacını karşılamak amacıyla DSİ Master planında 2030 yılında Ankara’ya getirilmesi düşünülen Kızılırmak – Kesikköprü Barajı’ndan su getirmek için hemen girişimlere başlandı. Ankara’nın yaşadığı kuraklık sonucu meydana gelen su sıkıntısına acil çözüm bulunabilmesi için üniversitelerden de danışmanlık desteği alındı. Ankara’nın su ihtiyacının karşılanması konusunda İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) hazırladığı raporda inşaatı uzun sürecek Gerede Sistemi yerine acilen Kızılırmak projesinin yapılması gerektiği belirtilmişti (Bu rapor ASKİ’nin internet sitesinde mevcuttur (
www.aski.gov.tr)). Gerede’nin yapım süresi 5 yıldı. Buna karşın Kızılırmak 1 yıl gibi kısa bir sürede bitirilebilecek bir projeydi. Bu yüzden Kızılırmak projesinin yapımı öne alındı ve acilen Kızılırmak’tan su getirme çalışmalarına başlandı.
DSİ’nin Kızılırmak’tan İçme Suyu temini projesi 10 yıllık yapım süresiyle 2030 yılındaki Başkentin içme suyu ihtiyacına göre planlanmıştı. Ancak yaşanan kuraklık, 7 milyar metreküplük su rezervine sahip olan Hirfanlı – Kesikköprü sistemindeki Kızılırmak suyunun acilen Ankara’ya getirilmesini zorunlu kıldı. Büyükşehir Belediyesi, DSİ’den projenin yapım iznini Mayıs 2007 tarihinde aldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında, dönemin Devlet Bakanı olan Beşir Atalay, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ve dönemin DSİ Genel Müdürü olan Veysel Eroğlu’nun katıldığı toplantıda, Kızılırmak üzerindeki Kesikköprü Barajı’ndan 3 hatla Ankara’ya su getirilmesi kararlaştırıldı.
DSİ, bu barajı 11 Ağustos 2000 tarih ve 3448 sayılı yazısıyla “İçme Suyu Temini Amaçlı Baraj” olarak ilan etmişti. Ankara Büyükşehir Belediyesi ve ASKİ Genel Müdürlüğü, 10 yılda bitirilmesi planlanan bu projeyi baş döndürücü bir hızla 1 yılda tamamlayarak Ankaralıların hizmetine sundu. Bu kolay bir iş değildi elbette. Çok üstün gayretler gösterildi. Ankaralıların su sıkıntısı çekmemesi için tüm ekipleri seferber edilmiş ve projede görev almaları için 13 ayrı firma ile anlaşılmıştı. Her biri 128 km. olan 3 ayrı hat döşendi. 1600 mm’lik bu hattın toplam uzunluğu 384 kilometre (Ankara – Bursa arası mesafe kadar). Projede işçiler gece gündüz, yağmur çamur, toz toprak altında çalıştı. Büyükşehir Belediyesi’nin İçme suyu sağlama projelerine yönelik yürüttüğü en büyük proje olan Kızılırmak üzerindeki Kesikköprü Barajı’ndan Başkent’e içme suyu getirilmesi projesi de tıpkı diğer projeler gibi bir rekora imza atılan çalışma olmuştur. Çünkü bu proje kapsamı ve maliyeti bakımından da Türkiye’de şimdiye kadar yapılmış en ucuz maliyetli isale hattı projesi olmuştur. Yapım teknikleri, çalışmaları ve büyüklüğü bakımından bir ilke atılan bu projeyle, Başkent’in hiç yağış almaması durumunda bile 20 yıllık suyu garanti altına alınmıştır. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Kızılırmak Havzası her yıl ortalama 36 milyar metreküp yağış almakta ve bu dev su potansiyeliyle Ankara’nın su ihtiyacı uzun vadeli olarak çözüme kavuşturmuştur.
Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından çok kısa sürede tamamlanan bu proje, yapım teknikleri ve kapasitesiyle Dünya’da ve Türkiye’de bir ilk olmuştur. Birçok rekorlara imza atılan bu projenin daha rahat anlaşılabilmesi için projeye dair istatistikî rakamlar şöyle:
- ÜÇ AYRI HAT DÖŞENDİ 128 km DEN 384 km BORU HATTI DÖŞENDİ.
- BU BORULARI TAM 11.000 TIR TAŞIDI.
- SADECE 500 TIR POMPA, MOTOR, VANTUZ VE VANA TAŞINDI.
- 110.000 METREKÜP BETON KULLANILDI.
- 10 ADET DEV SU DEPOSU İNŞAA EDİLDİ.
- 5 ADET POMPA İSTASYONU YAPILDI.
- 230 km ELEKTRİK HATTI DÖŞENDİ.
- BORULARIN BİRBİRİNE KAYNATILMASI İÇİN 80 km KAYNAK YAPILDI
- KIZILIRMAK HATTI TAMAMEN SON TEKNOLOJİ SCADA SİSTEMİNE BAĞLANARAK, BİLGİSAYARLI KONTROL SAĞLANDI
İvedik İçme Suyu Arıtma Tesisi’ne doğrudan Kızılırmak’tan gelen su, burada diğer barajlardan gelen sularla karıştırılıp arıtma işlemine sokuluyor. Arıtmadan çıktıktan sonra da Ankara şebekesine dağıtımın gerçekleştirildiği bu projeyle Ankara’nın uzun vadede içme suyu ihtiyacının karşılanması noktasında çok önemli bir adım atılmıştır. Projenin toplam maliyeti ASKİ’nin yaptığı tüm işler de dâhil olmak üzere 600 milyon TL civarındadır.
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin övgüyle bahsedilmesi ve ayakta alkışlanması gereken bu ve bunun gibi projelerine her zaman olduğu gibi bu sefer de siyasi amaçlar doğrultusunda, belirli çıkarlar peşinde ve art niyetli hareket eden bir takım çevreler karşı çıkmış, baştan sona kadar değişik konularda eleştirilerini sürdürmüşlerdir.
Hiçbir belge sunmadan, bilinçsiz ve bilgisiz bir şekilde eleştiri yapan bu çevreleri, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Başkentli vatandaşların gönüllerinin rahat etmesi için belge ve raporlarla defalarca yalanlamasına karşın durmamışlar ve ortaya her attıkları iddialar yalanlandıkça başka bir konuyla gündemde kalmaya çalışmışlardır.
Önce Büyükşehir Belediyesi’nin kuraklık ile ilgili yaptığı çalışmalarını eleştiren bu çevreler, çalışmaların hızla ilerlediğini görünce, ‘Bu kadar sürede yapamaz’ eleştirileri yöneltmiş, bu da tutmayınca, ‘Bu su içilemez’ demişler, bu da olmayınca ‘Bu su kullanılamaz’ diyecek kadar konuyu çok daha farklı kulvarlara çekmeye çalışmışlardır.
İlgili kurum, kuruluş ve üniversitelere konuyla ilgili analizler yaptıran Büyükşehir Belediyesi rapor ve belgelerle, bu tür çevrelerin iddialarının gerçek dışı olduğunu ispatlamış ve Dünya Sağlık Örgütü ile Sağlık Bakanlığı İnsani Tüketim Amaçlı Sular Yönetmeliği’ndeki değerleri de göstererek, numunelerde elde edilen parametrelerin, bu değerlerin çok daha altında olduğunu göstermiştir.
Belirli kaygılar ve siyasi amaçlar içerisinde hareket eden bu çevreler, su konusunda ortaya attıkları bilinçsiz ve belgesiz iddiaların asılsız çıkmasını hazmedemeyince bu kez de son günlerde değişik konu ve asılsız söylemlerle bu çabalarını sürdürmektedirler.
Kızılırmak ham suyunda sülfat oranı ortalama 330 mg/L, klorür ise 260 mg/L civarındadır. Sülfat ve klorür softalarımızda kullandığımız tuzun değişik bir türevidir. Suyun sadece tadını değiştirir. Herkesin lise bilgisinden hatırlayacağı gibi sofra tuzu sodyum klorürdür. Kızılırmak suyundaki klorür ve sülfat da toprakta bulunan tuzların suda çözünmesinden kaynaklanmaktadır. Bununla ilgili uluslararası standartlarda belirlenen değer 250 mg/L’dir. Bu limit değer sadece suyun tadındaki değişiklik için belirlenmiştir. Sülfat ve klorürün insan sağlığına kesinlikle zararlı bir etkisi bulunmamaktadır.
Hatırlanacağı gibi Kızılırmak suyunda yapılan spekülasyonların başında sülfat konusu geliyordu. TÜDEF (Tüketici Dernekleri Federasyonu), THD (Tüketici Hakları Derneği), Tabipler Odası, Çevre Mühendisleri Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası gibi birçok sivil toplum örgütü, birçok yandaş gazete ve televizyon, köşe yazarları ve bazı CHP’liler Kızılırmak suyundaki sülfatın insanı ishal yapacağını, zehirleyeceğini, öldüreceğini, kanser yapacağını söylediler. Kızılırmak suyu aleyhine eylemler yaptılar. Hatta bazı gazeteler daha Kızılırmak suyu şehre verilmeden Ankara’da ishal oranlarının sülfat yüzünden yüzde 100 oranında arttığını söylediler.
Ankara şebeke suyunda sülfat oranı hiçbir zaman sınır değer olan 250 mg/L’i aşmamıştır. Bununla ilgili çeşitli kurum ve üniversitelerden birçok temiz raporu alınmıştır. Kızılırmak suyu barajlardan gelen suyla harmanlanıp arıtma işlemine tabi tutulmakta ve şehre arıtıldıktan sonra verilmektedir.
Kaldı ki sağlık konusunda dünyada en yetkili 2 kuruluş olan Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Çevre Koruma Ajansı (EPA), yayınladıkları raporlarda sülfat hakkında şunları söylemişlerdir:
- Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2004 yılında yayımladığı İçme Sularında Sülfat (Sulfate in Drinking Water) isimli çalışmasında şu hususlar belirtilmiştir:
(
http://www.who.int/entity/water_sanitation_health/dwq/chemicals/sulfate.pdf )
- 500mg/L’nin üzerinde sülfat değerine sahip olan sularda tad açısından şikâyetler meydana gelebilir.
- Küçük çocuklar üzerinde yapılan çalışmada 630 ilâ 1150mg/L arası sülfat değerlerinde ishal vakaları görülmüş ancak yapılan muayeneler sonucu ishalin sebebinin sadece sülfat olmadığı, bunun yanında suda bulunan patojen mikropların olduğu tespit edilmiştir.
- Sağlıklı yetişkin bireylere 0, 400, 600, 800, 1000 ve 1200 mg/L dozlarında sülfatlı su verilmiş, ancak hiçbirinde ishal vakası tespit edilmemiştir.
- Environmental Protection Agency EPA’nın (Çevre Koruma Ajansı) Health Effects from Exposure to High Levels of Sulfate in Drinking Water Study (İçme Sularında Bulunan Yüksek Miktarlardaki Sülfatın İnsan Sağlığı Üzerindeki Etkileri) isimli çalışmasındaysa sülfatla ilgili olarak şu ifadelere yer verilmiştir:
(bkz.
http://www.epa.gov/safewater/contaminants/unregulated/pdfs/study_sulfate_epa-cdc.pdf )
- Sülfat oranı 100mg/L ile 1200mg/L arasında değişen içme sularıyla çeşitli insan grupları üzerinde yapılan araştırmada sülfat oranının artmasıyla ishal vakalarının arttığına ilişkin bir veri bulunmamaktadır.
- Hamileler, çocuklu bayanlar ve yetişkinlerin gönüllü olarak katıldığı çalışmada 500mg/L’ye kadar sülfat içeren sularda sadece tatla ilgili şikâyetler oluşmaktadır.
- 800 ile 1200mg/L arasındaki sülfatlı sularda ise ishal vakalarında çok az bir artış kaydedilmiş olup bu artış istatistiksel açıdan önemsiz olarak belirtilmiştir.
- Sülfat oranıyla ishal vakaları arasında doğru bir orantı bulunmamaktadır. Sülfat oranı arttıkça ishal vakaları da aynı ölçüde artmamaktadır.
Dünyanın birçok ülkesinde sülfat oranı yüksek sular kullanılmaktadır. Hatta bu sular şişelenip hazır su olarak satılmaktadır. Avrupa’da sülfat oranı yüksek olan ve yaygın olarak kullanılan hazır sulardan bazıları şunlardır:
| Hazır Su Markası ve Menşei |
Sülfat Oranı (mg/l) |
| Wattwillwer (FRANSA) |
340 |
| Aproz (FRANSA) |
390 |
| Courmayeur (İTALYA) |
1447 |
| Vauban (FRANSA) |
620 |
| S. Pellegrino (İTALYA) |
459 |
| Oxygizer (FRANSA) |
400 |
| Vittel (FRANSA) |
328 |
| Orée du Bois (FRANSA) |
635 |
| Contrex (FRANSA) |
1121 |
| Hépar (FRANSA) |
1530 |
Bu markalar ülkemizde büyük süpermarketlerde de bulunmaktadır.

Öncelikle değinilmelidir ki; Kızılırmak ve Ankara şebeke suyunda ağır metal bulunduğunu iddia edenler, bu ağır metallerin ve sudaki oranlarının ne kadar olduğunu bilmemektedirler. Bunun en çarpıcı örneği ise bir televizyon programında vatandaşlarla yapılan röportajlarda, Ankara suyuna ilişkin yapılan yorumlarda ‘Suda ağır metal var. Bu yüzen içemiyoruz’ şeklinde görüş bildirenlere, ‘Bildiğiniz bir ağır metal ismi veya oranını söyleyiniz?’ diyen muhabire vatandaşların ‘Ben ne olduğunu bilmiyorum. Herkes öyle diyor’ cevabını vermeleridir.
Buna ek olarak Tabipler Odası başta olmak üzere siyasi amaçlar içerisinde bulunan bazı dernek, sivil toplum kuruluşları ve CHP’liler, ‘Kızılırmak Suyu’nda ağır metal tehlikesi yüzünden balıkların bile yaşayamadığı’ gibi komik iddiaları ortaya atmışlardır. Bunun gibi belge ve bilgiye dayanmayan asılsız iddialara Büyükşehir Belediyesi çeşitli kurum ve kuruluşlarla, üniversitelere yaptırdığı analizlerle cevap vermiştir.
Su konusuyla ilgili ve yetkili 8 farklı kurum, kuruluş ve üniversitenin noter huzurunda yaptığı analizlerde bırakın arıtılmış suyu, arıtılmamış ham baraj sularında dahi ağır metale rastlanmamıştır. Yapılan bu analizlerde ağır metal değerleri, Dünya Sağlık Örgütü ve Türkiye’deki ilgili bakanlıkların yönetmeliklerinde belirtilen sınır değerlerin çok çok altıda çıkmıştır. Hatta Büyükşehir Belediyesi’ni eleştiren dönemin ODTÜ Rektörü Ural Akbulut bile Başkan Melih Gökçek’in konuk olduğu bir televizyon programına telefonla katılarak, ‘Ankara ve Kızılırmak suyunda kesinlikle bir ağır metal bulunmadığını’ dile getirmiştir. Ayrıca yine aynı asılsız iddiaların ortaya atıldığı dönemde yine bu konuda yetkili merci olan Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanı Mustafa Ertek ile Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, Ankara suyunda sınır değerlerin üstünde hiçbir maddeye, ağır metale ya da bunun gibi bir parametreye rastlanmadığını ve suyun sağlıklı, içilebilir olduğunu söylemişlerdir.
Bazı art niyetli çevreler önce ağır metal yönünden eleştirdikleri Ankara suyuna ilişkin iddialarının her seferinde yalanlanmasıyla, ‘ya tutarsa’ mantığıyla hareket etmişler ve sürekli olarak çeşitli ağır metal isimlerini ortaya atmışlardır. Ancak, hiçbir zaman belgesiz bir şekilde açıklama yapmayan Ankara Büyükşehir Belediyesi, ilgili kurum ve kuruluşların raporlarıyla yine bu iddiaları asılsız çıkarmıştır. Hatta çok yüksek derecede olduğu iddia edilen maddeler dahi 0’a (sıfıra) yakın değerlerde çıkmıştır. Bu da ortaya atılan iddiaların ne kadar bilinçsiz ve bilgisiz bir şekilde yapıldığının ve belgesiz bir şekilde yapılması da ne kadar amatörce davranıldığının açıkça bir göstergesidir.

Bugüne kadar ortaya atılan iddiaların hepsini belge ve raporlarla yalanlayan Ankara Büyüşehir Belediyesi’ne yönelik olarak siyasi amaçlı yapılan saldırıların en ilginçlerinden biri de sudaki arsenik miktarına ilişkin suçlamalardır. O güne kadar çok farklı suçlamalarla yapılan çalışmaları engellemeye çalışan art niyetli bu çevreler her seferinde değişik yollara başvurup, zayıf bir nokta bulmaya çalışmışlar ancak hep başarısız olmuşlardır.
Kızılırmak ve Ankara şebeke suyuna ilişkin ortaya atılan son iddia ise, kendisine Tıp Kurumu diyen bir derneğin suda tehlikeli boyutlarda arsenik bulunduğuna ilişkin açıklamaları oldu. Yayınladıkları raporda sınır değerin çok altında olan arseniğin bile uzun dönemde insanları kanser yapacağı ve Ankara’da kaç kişinin bu hastalığa yakalanacağı gibi komik iddialar bile ortaya atıldı.
Ankara Büyükşehir Belediyesi, kendisine yönelik olarak yapılan bu haksız saldırılara karşı, ‘artık yeter. Bu kadar da olmaz’ demek yerine, vatandaşların içinin rahat etmesi için bu iddialara da belge ve raporlarla cevap verdi. Çünkü bu konuda Dünya’da en yetkili kuruluş olan Dünya Sağlık Örgütü ile Türkiye’deki en yetkili kurum olan Sağlık Bakanlığı İnsani Tüketim Amaçlı Sular Yönetmeliği’ne göre suda arsenik için izin verilen maksimum değer 10 mikrogram/litre’dir. Ankara içme suyunda ise arsenik miktarı hiçbir zaman 4 mikrogramı geçmemiştir. Barajlardan gelen su İvedik İçme Suyu Arıtma Tesisleri’nde son derece modern ve teknolojik yöntemlerle arıtıldıktan sonra başta arsenik olmak üzere, tüm zararlı olabilecek maddelerden arındırılmaktadır. Bu tesislerde ayrıca içeriğinde 40 mikrograma arsenik bulunan su bile arıtılabilmekte ve tertemiz bir şekilde vatandaşa sunulabilmektedir. Yapılan analizler göstermiştir ki, bugüne kadar Kızılırmak ve barajlarda da hiçbir zaman 15 mikrogram/l’nin üzerine hiçbir zaman çıkmamıştır. Bu da zaten mevsimsel hatta günlük olarak yükselebilen ve alçalabilen bir değerdir. Normalde bu değer çok daha aşağılarda seyretmektedir.
Ankara şehir şebeke suyundan Büyükşehir Belediyesi her gün 660 farklı noktadan su numuneleri almakta ve bunları ASKİ internet sayfasında yayınlayan Türkiye’de ilk ve tek belediyedir. Bunun yanında düzenli aralıklarla Sağlık Bakanlığı, Hıfzıssıhha Merkezi’ne yaptırdığı analizlerle içme suyunu denetlemektedir. Özellikle ODTÜ ve benzeri üniversiteler de yaptıkları çalışmalarla Ankara şebeke suyundan numuneler almaktadır.
Şu da unutulmamalıdır ki, bu iddiaların ortaya atılmasının ardından Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bir çağrıda bulunmuş, bu konuyla ilgili tüm yetkili kurum, kuruluş ve üniversiteleri, şebeke suyunda tahlil yapmak üzere İvedik Arıtma Tesislerine davet etmiştir. Bu davetin üzerine ASKİ, DSİ (Devlet Su İşleri), Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Çevre Bakanlığı, TÜBİTAK, İstanbul Üniversitesi olmak üzere 8 farklı kurum, kuruluş ve üniversite katılım göstererek, noter huzurunda İvedik Arıtma Tesisleri’nden su numuneleri alarak, analiz yapmışlardır. Analiz raporları da göstermiştir ki, arsenik 4 mikrogram/l’nin altında ve tehlike sınırının çok çok uzağında çıkmıştır. Ayrıca diğer parametreler de yine sınır değerlerin çok daha altında yer almış,
Başkentlilerin bu suyu içmesinde ve kullanmasında hiçbir sakınca olmadığı bir kez daha kanıtlanmıştır.
Ne gariptir ki, bütün bu yapılan analizlere ve Dünya Sağlık Örgütü raporlarına rağmen ikna olmayan bir takım çevreler, Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, İzmir’deki birçok noktadan alınan numunelerde arsenik miktarının 50 mikrogram/l’nin üzerinde olduğunu ve bu durumun çok ciddi bir sağlık risk taşıdığını ifade etmesi üzerine, Ankara suyuyla ilgili yapılan bu tip tartışmalar bir anda bıçak gibi kesilmiştir.
Bu da art niyetli, siyasi amaçlı ve siyasi rant peşinde olan çevrelerce ortaya atılan iddiaların gerçekten uzak, asılsız, bilinçsiz, belgesiz ve bilgisiz bir biçimde ortaya atıldığının açık kanıtıdır. Ankara Büyükşehir Belediyesi, her iddiaya verdiği belgeli ve bilgili cevaplarla Ankara suyuna ilişkin vatandaşın bu suyu kullanabileceğini ve içebileceğini kanıtlamış, ancak aynı çevreler bu sefer de değişik boyut ve şekillerde saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir.
ASKİ, DSİ (Devlet Su İşleri), Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Çevre Bakanlığı, TÜBİTAK, İstanbul Üniversitesi ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Laboratuarları bilimsel tahlilleriyle Ankara'nın musluklarından akan suyun içmeye ve kullanmaya uygun olduğu raporlanmıştır. Asılsız ve mesnetsiz tüm iddialara rağmen yukarıdaki kurumlardan alınan raporlar göstermiştir ki Ankara suyu sağlıklı ve güvenle içilebilir ve kullanılabilir.
İşte Ankara suyunun tertemiz olduğuna ilişkin raporlar:
+ Tüm Kurumların Raporları - Karşılaştırmalı - (
PDF )
+ Gazi Üniversitesi Analizi - (
JPG )
+ DSİ Analizi - (
PDF )
+ ASKİ'nin Su Analizi - (
PDF )
+ Hıfzısıhha raporu (
1 - JPG |
2 - JPG |
3 - JPG )
+ İTÜ Raporu - (
1 - JPG |
2 - JPG |
3 - JPG |
4 - JPG )
+ TAEK Raporu - (
JPG )